Toplumsal etkileşim, çevremizdeki insanlara gösterdiğimiz davranış ve tepkilerin gerçekleşme sürecidir. Küresel dünya, mekanın küçüldüğü ve farklı dünyaların birbirine açıldığı bir dünyadır. Ancak bu karşılaşmalar, her durumda “etkileşim” anlamına gelmeyebilir, çoğu kez, “tüketim” söz konusudur. Günümüz sosyologlarından John Urry, turistik bakış dediği bu tüketim ilişkisini eleştirir ve gerçek bir etkileşim olmadığını söyler. Turist bakışı, içinde yaşadığımız topluma ve kendi hayatımıza yöneldiğinde, “kendiliğinden” yaptığımız pek çok şeyin farkına varırız. Müslüman bir ülkede yaşayanlar, günde beş vakit ezan okunmasını yaşamın doğal bir parçası saydıklarından, çoğu durumda farkına bile varmazlar. Sabah belli bir saatte uyanmak, kahvaltı yapmak, evden çıkmak, otobüse binmek gibi rutinler, dikkate değer gibi görünmeseler bile, hem kişisel yaşantımıza hem de toplum yaşamına bir yapı ve biçim kazandırırlar. Toplumsal gerçeklik, yapılar kadar, bireylerden de oluşur. Bireylerin yaratıcı eylemleri, bu gerçekliğin değişmesini sağlar. Bu nedenle, toplumsal gerçekliğin ve değişimin anlaşılabilmesi için, bireysel eylemlere bakılması zorunludur. Gündelik deneyim, bireysel eylemlerle toplumsal yapılar arasındaki ilişkiyi kurmak için de önemlidir. Gündelik yaşamda yaptığımız şeyler ne ölçüde toplum tarafından belirlenir? Bizim özgürlük alanımız ne kadardır? Büyük ölçekli sistemleri inceleme konusu edinir: ekonomik düzen, politik sistem gibi.
İnsanların gündelik deneyimlerinin içinde gerçekleştiği bağlam, makro sosyolojinin konusudur. Bu nedenle, mikro ve makro sosyoloji, yakından ilişkilidir. Bireyler ya da küçük gruplar düzeyindeki incelemeler, mikro sosyolojinin alanına girer. Yüzyüze etkileşim, ne kadar büyük ölçekli olursa olsun, bütün toplumsal etkileşimlerin temelinde yatar. Gündelik yaşamda, başkalarıyla sözlü ve sözlü olmayan iletişim kurarız. Sözcükler, içerdikleri mesajlar yanında söylenme biçimleriyle de iletişimin birer parçasıdır. Aynı zamanda giyimimizden jestlerimize kadar bir dizi işaret, kendimizle ilgili başkalarına sürekli gönderdiğimiz mesajlardır. Sözel olmayan iletişimin önemli bir yanı, duyguların yüz ifadesi yoluyla yansıtılmasıdır. Farklı kültürlerden insanların duygularını yansıtma biçimleri arasında fazla bir farklılık yoktur. Ne de olsa duygular, kültürel ifadelerle dışa vurulsalar da, insan türüne özgüdürler…
Duygu ifadeleri, bebeklerde de yetişkinlerdekine benzer. Farklı kültürlerden gelen bebekler üzerinde yapılan araştırmalar, temel duygu ifadelerinin değişmediğini göstermiştir. Temel duygu ifadeleri değişmese de jestler ve bedensel ifadeler, kültürden kültüre değişir. Farkında olmadan ilettiğimiz sözlü olmayan ifadeler, kimi zaman sözcüklerle ifade ettiğimizden farklıdır. Bu durumda, söylediğimizle hissettiğimizin aynı olmadığı düşünülebilir. Farklı ilişkiler ve farklı ortamlarda, farklı maskeler takabiliriz- maskelerle “biz” arasındaki mesafe ne kadardır? Etnometodoloji, gündelik etkileşim içindeki mesajlara kişilerin nasıl anlamlar yüklediğini inceler. Harold Garfinkel’in kurucusu olduğu bu araştırma yöntemi, anlamların ancak bağlamlar içinde ortaya çıkabileceğini ileri sürer. Toplumsal etkileşimin kuralları, biri onları ihlal edene kadar fark edilmez, konuşma “doğal” akışında ilerler… Sigmund Freud, gündelik yaşamın psikopatolojisi üzerine yaptığı çalışmalarda, pek çok dil sürçmesi örneği çözümlemiştir. Ona göre dil sürçmeleri, kaza değildir, bilinçli ya da bilinçsiz olarak gizlenen gerçeklerin kendilerini ortaya dökme yollarıdır. Toplumsal etkileşimde yüz, beden ve konuşma, belirli anlamları iletmek, bazılarını ise gizlemek için kullanılır. Her birimiz, gündelik yaşam içinde ses tonumuzdan bedenimizin hareketlerine kadar, dışarıya verdiğimiz mesajları denetim altında tutmaya çalışırız. Ayrıca bu mesajları, toplumsal bağlamlarda bazı hedeflere ulaşmak üzere düzenleriz de.
Pek çok toplumsal durumda, odaklanmamış etkileşimler içindeyizdir. Odaklanmamış etkileşim, çok sayıda insanın bir araya geldiği durumlarda ortaya çıkar. Çoğu kez bilinçli olmadan, toplumun bizden beklediği rollere uygun davranışlar ve görüntü sergileriz. Başkalarını kendi istediğimiz tepkiyi vermeye teşvik etmek üzere, “izlenim yönetimi”ni kullanırız. Toplumsal yaşam, bir tiyatro oyunu gibidir: rollerimizi oynarız. Başkaları üzerinde bırakacağımız izlenim, o rolü nasıl oynayacağımıza bağlıdır- sözlü ve sözsüz iletişim araçlarını kullanarak, bu izlenimi biçimlendirmeye çalışırız. Toplumsal yaşamın büyük bölümü, arka ve ön bölgelere ayrılabilir: sahnedeki performans ve sahne gerisi. Kişisel uzam, kültürel olarak farklılık gösterebilir. Batı kültüründe bu alan daha geniş, Ortadoğu kültürlerinde ise daha dardır. Kültürel olarak kabul edilen sınırı geçmek, bir saldırganlık belirtisi olarak algılanır. Gündelik yaşamımızın rutinleri, bizim etkileşimlerimizin zamansal ve mekansal konumunu da belirler. Toplumsal etkileşim, sınırsız ve önyargısız gerçekleşmez. Bazı gruplara karşı yaygın önyargılar, etkileşimin sınırlarını ve biçimini de oluşturabilir. Örneğin, siyahlara karşı önyargıların güçlü olduğu bir kültürde, beyaz birinin siyahlarla etkileşimi de belirli bir çerçevede olacak, ya da hiç olmayacaktır. Peter Berger ve Thomas Luckmann, 1966 yılında yayınladıkları kitapları “Gerçekliğin Toplumsal Kurulumu”nda, toplumsal gerçekliğin farklı bireyler için farklı olduğunu ileri sürerler. “Toplum, bir insan ürünüdür” İnsanlar, gerçekliği farklı biçimlerde algılarken, aynı zamanda onu yeniden kurmaktadırlar. Bu nedenle, toplumsal gerçekliği “açıklamaya çalışmak”, bu gerçekliğin nasıl kurulduğunu anlamanın önüne geçmemelidir.
Zerrin Köse Can
Uzm. Psikolojik Danışman